CEMAL BEY'İN YERİ
  Hekimoğlu İsmail
 
Allah Bize Ne Demek İstiyor?
13.03.2010
 
25
beğenen
Köklerin rızkını unutmayan Allah, elbette ki bizim rızkımızı da unutmaz. Fakat insan doymak bilmeyen bir varlıktır. Yediğinden fazlasını biriktirmeye çalışır.

Bilmez ki biriktirdiklerinin sadece bekçisidir. Ölen kimsenin malı mülkü geriye kalmıştır. Sağ iken onlara bekçilik vazifesini iyi yapsaydı, kendisi yiyip içtiği gibi başkalarının da yemesine, içmesine, giymesine yardım etseydi çok sevap alacaktı.

Ankara'dan İstanbul'a giden yolcuların yanındaki çanta misali dünyadan ahirete de bir şeyler götüreceğiz... Mal mülk değil, sevap veya günah çantası...

Rızık, canlıların hayatlarını devam ettirebilmesi için muhtaç oldukları bir vasıtadan ibarettir. Canlıları yaşatmak da öldürmek de Allah'a ait olduğundan, onların rızıkları da Allah'a aittir. Böylece rızıkla ecelin sıkı bir irtibatı olduğu anlaşılmaktadır.

Yumurta içinde, anne karnında ve denizlerin derinliklerinde beslenenler olduğu gibi doğan yavruların sütleri de kendileriyle beraber dünyaya gönderilmekte, aslan gibi bir canavar yavrusuna hizmetçilik etmektedir. Öte yanda ağaçların rızıkları koşup kendilerine gelmekte, toprak, su ve hava işbirliği içinde ağaçlara rızık temin etmektedir. Bir insana odun dense veya hayvan, diye hitap edilse nasıl üzülürse, insanın odun ve hayvan gibi rızık beklemesi de aynı şekilde üzücüdür.

Rızık, yeme, içme, giyme gibi insanın külli ihtiyaçlarını içine aldığından ve insan da çok şeylere muhtaç olduğundan rızkını temin için sebeplere sarılıp aklı, bilgisi ve imanı ile mevcut nizamı kavrayıp, Rezzak-ı Kerim'i görüp, dünya işlerini ahiret saadetine vasıta etmelidir. Böylece rızık için yapılan çalışmaların bütününü ibadete veya felakete çevirmek bizim elimizdedir.

İnsanın kazancının azalıp çoğalması, insanın bu haller içinde Allah'a bağlılığı, Müslüman'ın vasfıdır. Bazı kimseler yoksulluk anında Allah'ı anarken, bolluk anı onlar için bir felaket olabilir. Zenginlikle birlikte sanki zehirli bir teneke balı yemektedirler. Peşin lezzete karşılık ileride bir sürü felaket onları beklemektedir ki bunların en büyüğü ahiret azabıdır.

Kâinatı bir nizam içinde bulunduran Allah, zenginlik ve fakirlik meselesini de aynı nizamın bir esası saymaktadır. İnsanlar kendi hataları yüzünden zenginlik ve fakirlikten zarar görürler. Herkes Allah'ın emirlerini ve yasaklarını bilse ve bunlara tâbi olsa o zaman hayatın her hali bir nevi saadete sebep olur. Allah'a itaat etmenin dışında, kendilerine saadet arayanların o saadeti bulmalarına imkân yoktur!

Ben şöyle dua ediyorum: "Allah'ım beni rızana muvafık noktada bulundur." Zengin olmak ve imkânlarımızı artırmak herkesin arzu ettiği bir şeydir amma, dikkat edilirse geçmişte helak olan kavimler fakirlik sebebiyle değil, zenginliğin getirdiği çılgınlıklarla yok olmuşlardır. Allah, paraya ve mala değer verseydi bir sürü değersiz kimseler zengin olmazdı. Allah, kendi uzuvlarımızla birlikte malımızı, mülkümüzü ve bütün imkânlarımızı kendi emirlerine uygun kullanmamızı emrediyor. İnsanların Allah katındaki değeri, bu emirlere uyması ölçüsündedir.

Fakir kimselere ekmek veriyoruz, kendimiz börek yiyoruz. Böreği fakire verip, ekmeği biz yemiyoruz. Fakirlere değil, zenginlere ziyafet veriyoruz.

Hâlbuki üzüm asması böyle yapmıyor... O, kökleriyle çamur yiyip, dallarının ucunda bizim için tatlı, sulu ve kokulu üzümler hazırlıyor.

Allah bize ne demek istiyor?..


 Allah'ı Anlamak...
08.03.2010
 
9
beğenen
Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu, büyük insan ve büyük Müslüman Osman Gazi, ölüm saatinin yaklaştığını anladığında oğlunu çağırmış demiş ki: "Evladım, harbe hazır olmayan millet, esarete hazır demektir. Müslümanlara istiklal yaraşır. Her bakımdan üstün olmak, dinimizin emridir."

Şahsı, ailesi için hiçbir şey istemeyen, ölüm döşeğinde dahi ulvî davasıyla meşgul olan Osman Gazi canlanmış, adeta ölümü unutmuştu, "Artık ölüyorum, fakat üzgün değilim, arkamda senin gibi bir evladım var. Adil, merhametli, çalışkan oğlum, her işini alimlere danış." demiş. Bunları söylerken ağzı iyice kurumuş, dudakları birbirine yapışıyordu. Belki daha başka şeyler de söyleyecekti fakat sözünü yarıda kesti, besmele çekerek ahiret yolculuğuna çıktı. 69 yaşında idi. İhtiyarlığın delikanlılık devrini yaşıyor sayılırdı. Yaşasaydı daha çok şeyler başarırdı. Fakat hizmet, elden ele dilden dile devredilerek gidiyordu.

Osman Gazi'yi Bursa'da Gümüşlü Kümbet'e gömdüler. Aslında gösterişli mezar da istemezdi, çünkü sağlığında ne tacı, ne tahtı, ne de sarayı vardı.

Alın, dünyalar sizin olsun alın!

Türbeler söyleyin sermayenizi,

Orada toprağa dokunan alın,

Burada karınca içer denizi!

Yine hükümdarlardan biri vasiyet etmiş, "Öldüğümde sağ elim tabuttan dışarıda kalsın." Vasiyeti yerine getirmişler. Cemaat şaşkın ve hayretler içinde. O zaman vezir şöyle konuşmuş: "Hükümdarımız sizlere son dersini veriyor. Diyor ki, tacım, tahtım, servetim, hazinem, ilim adamlarım, kumandanlarım, hakimlerim ve milletim beni kurtaramadılar, işte elim boş gidiyorum."

Selahaddin-i Eyyubi ölümünün yaklaştığını anlayınca, dellalı sokaklarda dolaştırmış, dellal hem geziyor, hem bağırıyor: "Ey ahali! Sultanımız buyuruyor ki, ibret alınız. Pek çok milletlere hükmeden Eyyubi, mal olarak kefenini, bir de günahlarla sevaplarını götürüyor. Dünya malı makamı sizi aldatmasın."

İki Cihan Serveri'nin durumu da şöyleydi: "Benim, dünya ile olan misalim, bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra onu bırakarak yoluna devam eden bir süvarinin misali gibidir."

Bu kıssalardan ve hadisten de anlaşılacağı gibi, masiva (Allah'tan başka her şey) fanidir. Fani olana gönül verilmez.

80 yıllık ömrümde neyi sevdimse, Allah elimden çekti aldı. Çünkü Allah, bir şeyi kendisinden daha çok sevmemize müsaade etmez! Bu herkes için geçerlidir. Rotayı değiştirmek lazım! Süfli sevgilerden ulvî sevgilere geçmemiz lazım. Bugünkü insanların ekserisi süfli şeyleri seviyor.

Bediüzzaman bu hususta bize çok güzel bir metot öğretiyor: "Allah için işleyiniz, Allah için çalışınız, Allah için görüşünüz, O'nun rızası dairesinde hareket ediniz."

Şimdi siz ölseniz, malınız gidecek, tahsil gidecek, para gidecek, mevki makam gidecek, iyisi mi şimdiden feda edelim onları Allah için... Allah'ı iyi anlayacağız. Allah'ı sıfatlarıyla öğreneceğiz, sıfatlarıyla öğrendiğimiz Allah'a itaat edeceğiz. Hayat bu, gerisi boş...

Din için, İslamiyet için, vatan için, millet için gibi lafları bir yana bırakmalı. İslam bahçesine meyvelerimizi dökmek istiyorsak, her şeyden evvel o bahçede meyve ağacı olmaya çalışmamız lazım!

Dal dal alışkanlıklar, hadis hadis hareketler, ayet ayet kararlar vermemiz lazım. Velhasıl, âdetimizi ibadete çevirmemiz lazım. İddialardan vazgeçip, insanlarla olan yarışı bırakıp, iç dünyamızdaki ebediyet koşusuna çıkmamız lazım!..

 
: Yıllar önce yazılmış bir mektup...
24.04.2010
 
7
beğenen
Bundan 20 sene önce bir arkadaşıma gönderdiğim mektubu aynen yayınlıyorum:

"Muhterem, evlenmişsin. Hayırlı olsun. Malum, hürmet ve muhabbetin azaldığı bu dünyada evlenmek zor değil, mesut olmak zordur. Evlilikte "evet" demeyi bilmek, birçok problemi çözmek için yeter. Eşimizin istekleri İslam'a uygun olduğu müddetçe, "hay hay karıcığım, hay hay kocacığım" desek kavga gürültü biter. Asrı saadeti bütünüyle geri getiremeyiz. O hayatı herkes kendi şahsında, kendi evinde yaşamaya çalışacak...

Sizlere iki cihan saadeti dilerim.

Her Müslüman İslamiyet'i sevmenin saadetini, yaşayamamanın da çilesini çekmek zorundadır. Nefsini beğenen, küçük büyük birçok hatalarını İslamî zanneder. Yaşadığı hayatın İslam'a tam uygun olduğunu sanan kişi, İslam'ı gereği kadar anlayamamıştır. Evine bakar, çoluk çocuğuna bakar, bunlarda bir hatam var mı? Komşularına, akrabalarına, işçisine, amirine bakar, bu işlerimde bir hatam var mı? Hatta "Hatalarım nelerdir?" diye liste yapar.

"İkram edilen sigaraları alıp içmeyeceğim, tefsir ve siyer okumalıyım. Bundan sonra boş laf etmeyeceğim, boş konuşmalara katılmayacağım." diye hatalarının listesini çıkarır ve o andan itibaren bunu uygulamaya başlar.

Bu babda şunu da arz edeyim: Çok kötüyüm demek de, çok iyiyim demek de hatalı sonuçlar doğurur. İnsan kendini samimi ve mertçe tahlil etmeli, gerçeği görmeli...

Muhitin, insan üzerindeki tesiri o kadar önemlidir ki, İslam'da buna şeair-i İslamiye denir. Yani İslam'ın zahiri görüntüleri... Bir eve girersin artistlerin resimleri var, bir eve girersin dinî levhalar asılı. Benim evimde de çeşitli levhalar asılı, mesela Risale-i Nur'dan birkaç veciz cümle... Bunların bana çok faydası oluyor. Oturduğum yerde okuyorum, rahatlıyorum... Evde çocuk varsa bunları görür, "Ben Müslüman'ım" der.

Risale-i Nur, imanı sarsılanların imanı anlaması için yazılmış bir kitaptır. Nasıl ki bir köye gönderilen jandarmaya lazım olacak her şey devlet tarafından verilir; aynı şekilde Said Nursi dünyaya gönderilmiş ki tahkiki iman üzerine çalışsın diye. Vazifesine uygun olarak ona her türlü imkân verilmiş. Ona vazife veren Allah, onu bu donatılarla donatmış. Bediüzzaman'ın bizlerden istediği şuydu: Allah için görüşünüz, Allah için işleyiniz, Allah için çalışınız, onun rızası dairesinde hareket ediniz."

Bizi dünyaya getiren Allah, bizi ahirete götürüyor. Ölen vücuttur, ruh ölmez. Ruhla beden ayrılınca beden toprağa gider, ruh da ruhlar alemine... Ölümden bahsetmek, mü'mini korkutmamalı.

Çok değil 20 sene sonra yaşlanmış olacaksın... Her zaman senin en büyük tesellin İslamiyet olacak.



 

 HEKİMOĞLU İSMAİL

 

Sevk-i İlahi'yi hiç düşündünüz mü?

 
Sevk-i İlahi'yi her şeyde görürüz. Gecenin gündüze, gündüzün geceye dönmesi Sevk-i İlahi'yledir. Kocaman gezegenlerin hareket etmesi, Sevk-i İlahi'yledir. Bahçedeki ördek yavrularının, sayılamayacak kadar çok otun içinde kendilerine faydalı olanları bulup yemesi Sevk-i İlahi'yledir.

 

Çekirdeğin karpuz olması, koyunun yavrulaması, ağacın meyve vermesi Sevk-i İlahi'yledir. Bulutlar, sudur. Sudan şimşek ve yıldırım gibi ateşleri yaratan, Sevk-i İlahi'dir.

Altıncı his, ilham, meyil, isteklerimiz; bunlar Sevk-i İlahi'dir.

Herkes dönüp maziye bir baksın. Nereden nereye gelmiş; Sevk-i İlahi'yi açıkça görecek. Mesela benim babam kasaptı. Benim de kasap olmamı çok istiyordu. Fakat annem aşırı derecede ısrar etti, "memur olacaksın!" dedi. Ben de okumak zorunda kaldım. Tahsile devam ederken, askerî liseye girmeye karar verdim.

En iyi dersim beden eğitimi olmasına rağmen beden eğitimi dersinde imtihanı kaybettim ve askerî liseye giremedim. Sevk-i İlahi...

Şimdi düşünüyorum. Eğer askerî liseye girseydim veya kasap olsaydım tahkiki iman çalışmalarım, kitaplarım, bu yazılarım olmazdı. Sanki Allah beni, Minyeli Abdullah'ı yazmam için yetiştirmiş!.. Minyeli Abdullah'ı yazdığımda cezalar büyüktü. Hapse atılmaya razı oldum. Hanıma dedim ki, "Sen başka odada otur, ben kitap yazıyorum." Başka hanım olsa, razı olmazdı. Bizim hanım kavga gürültü çıkarmadı. Her mesele, Minyeli Abdullah'ı yazmam için halloldu. Sevk-i İlahi...

1939 depreminde kırk bin kişi öldü. Ben yedi yaşındaydım. Allah beni öldürmedi. Amerika'da füze tahsilimi yapıyordum. Amerika'dan Türkiye'ye gelirken okyanus üzerinde uçağın bir motoru durdu. Denize inmekten başka çare görünmüyordu.

Deniz dediğim, koskoca Atlas Okyanusu... Hayattan ümidimi kesmiştim. Kendi kendime, "Şurada sabredeceğin beş dakika. Ondan sonra hayat bitmiş olacak." dedim. Pilot, uçağın dalgaların üzerinde duramayacağını anlayınca tek motorla devam etmeye çalıştı. Uçak havalandı; Azor adasına indik...

Deprem kim? Okyanus kim?

Allah benim kaderimi yazmış. O kader tahakkuk etmeden nereye?.. Sebepleri yaratan, sebeplere "HAYIR!" diyor. Direkt müdahale ediyor. Sebep ne yapsın?..

Hastalandım. Günlerce yoğun bakımda yattım. Doktorlar benden ümidini kesse de Allah beni diriltti. Çünkü bana bir vazife vermiş. Ölmek yok, işini yapacak!..

İşte bakın, bugün yazı yazıyorum. Bütün bunlar tesadüf olabilir mi?

Sevk-i İlahi'yi iyi düşünmek lazım.



Şefkat tokatlarını anlayabilmek...

 
Dış dünya bizim anlayışımıza göre değer alır. Nasıl ki kırık aynada her şey parçalı görünürse Allah'ın hâkimiyetini anlamayan insan, güneşle toprağın, bulutla otun irtibatını kursa da yaratıkla Yaratan'ı irtibatlayamayabilir.

 

O zaman gelecek günler karanlıktır. Eğer İlahî nizam anlaşılırsa durum değişir. İnsan, kader denilen trene binmiştir. Trenin içindeki yolcular trenin nizamnamesine uyar ama tren belli bir noktaya gider. Eğer yolcular trenin nizamını bilmiyorsa rahatsız olurlar. Her şey bir nizam içindeyken, insan başıboş kalamaz; kalırsa cezasını çeker. İşte buna "şefkat tokadı" denir. Ben de zaman zaman böylesine cezalara çarptırıldım.

Hatalarımız ceza olarak karşımıza çıkıyor. Hayat, elimizde tuttuğumuz aynaya benzer. Aynayı nereye çevirirsek orayı seyrederiz. Aynayı kırarsak görüntü parçalanır. Tabii hayatımızda öyle hadiseler var ki onları silemeyiz. Yeni baştan yazamayız, düzeltmeler yapamayız. Hayatımız Allah'ın hayat sıfatıyla kâinattaki nizamla yakinen ilgili. Her hadisede insan sormalıdır: "Acaba hangi hatam (günahım) sebebiyle bu hadise başıma geldi?"

Şefkat tokatları, imanlı kimselere gelir. Şefkat tokadı yiyen de, onu anlamalıdır. Anlamazsa kendisi zarar eder.

Allah hadiselerle de konuşur. İnsan başarılı olduğu işe devam etmeli, başarılı olmadığı işi bırakmalıdır. Çünkü insanın başarısı Allah'ın lütfudur, başarısızlığı da İkaz-ı İlahi'dir. Hakim-i Mutlak Allah'tır. Allah, dindar kullarına şefkat tokatları vurarak "yanlış yolda gidiyorsun, dön" der...

Ot bitmez bir arazi aldım. Oraya altmış tane fidan diktim. Çok güzel bir bahçe oldu. O bahçe güzelleştiğinden beri oraya gidip oturamadım. Kader "Hayır" dedi, "Senin yerin orası değil". Yaz geldi. İyileşemedim ki bir gün oraya gidip kalayım. Vazifemiz bağlarda bahçelerde gezmek değilmiş...

Bugünkü halimi düşündükçe diyorum ki, "Allah bana şefkat tokadı attı!" Yanlış hareketlerime mukabil, Allah bana bu hastalıkları gönderdi, hareketsiz, takatsiz bıraktı, günahlarımı siliyor. El Aman El Aman diyorum...

Başımıza gelen her hadisenin bir gördüğümüz, bir de bizim için meçhul olan yani görünmeyen yönü vardır. Başımıza gelen hastalıklar ve felaketler de böyledir. Fakültede hoca sormuş: "Şu kurşunkalemde neler var?" Öğrenciler saymaya başlamış: "Ağaç var, karbon var..." Hoca sormuş: "Bir de sanatkârın sanatı var. Onu görmediniz mi?"

Allah'ın her işinde bir hikmet, bir sanat vardır. Bunları görmek, düşünmek lazım.


 

nsan nefsiyle mücadele edecek ki cennete gitsin!..

 
Yıllar önce bir kış gecesi, Çamlıca'da sohbete davet edildim. Bir garibanın evinde ders yapacağız. Kar kış... Cerrahpaşa'dan karşıya gideceğim. İstanbul'un bir yakasından ötekisine...

 

Bizim hanım, "Efendi, otur oturduğun yerde. Bu karda kışta ders olur mu? Millet evinde oturuyordur. Kimse gelmez!" dedi.

Dedim ki, "Çıkayım bir bakayım. Kahveler boşsa dönerim."

Çıktım. Kahveler tıklım tıklım. Millet kar kış dinlemiyor.

Yola koyuldum. Baktım, otobüsler dolu. Vapur işliyor. Dolmuşlar çalışıyor. Trafiğin akışına karıştım Çamlıca'yı buldum. Sonrasında otobüs yok!.. Gideceğim ev bir hayli uzakta. Neyse tabana kuvvet yürüdüm. Evi buldum. Üç beş kişi gelmiş. Kar, soğuk, kış diye çoğu sohbeti asmış. Bana da, "zahmet ettin" dediler. "Yok" dedim, "Millet cehenneme gitmek için yarışıyor. Ben ne diye cennete gitmek için yarışmayayım? Sayının önemi yok. Üç kişi, beş kişi... Melekler de var. Dersi onlar da dinler."

Saat ona kadar ders yaptık, sohbet ettik. Sonra yola çıktım. Bir taksi geliyordu. İşaret ettim, durdu, bindim. Arabanın içi kokuyor. Şoför adamakıllı sarhoş...

Düşündüm. Adamın arabası var. Gece, soğuk, kış demiyor, içmeye gidiyor. Ben evde otursaydım, yarışı kaybedecektim. Adam bütün imkânlarını kullanarak içmiş, ben de imkânlarımı kullanarak derse gittim. Bağlarbaşı'na kadar beni getirdi. O başka istikamete gitti. Ben oradan iskeleye yürüdüm. Oradan vapurla Eminönü'ne, sonra da otobüsle eve geldim.

Çevrenize iyi bakın. Cehenneme gitmek için çalışanlar, ne kadar gayretli. Onlar kadar gayretli olmalı değil miyiz?

Sarhoşların içkiye verdiği parayı Allah için harcayan çok azdır. Kumarbazların kumara verdiği parayı din için harcayan çok azdır.

Oturuyoruz, Mason-Yahudi deyip duruyoruz. Peki, Müslümanların bir kısmı menfaat, makam, şöhret için İslam'a zarar vermiyor mu? Bir kısmı da hiçbir meselemizle uğraşmadığı, rahat hayatından fedakârlık edip talebe ile fukara ile ilgilenmediği için İslam'a zarar vermiyor mu?

Halbuki hayatın gayesi, Allah rızasını kazanmaktır. Bu noktaya gelemeyen Müslüman, bedavadan yaşar ve ölür. Hayatı ona cenneti kazandıramamıştır. Allah bizi kendisini tanıyalım ve gerektiği gibi kulluk edelim diye yaratmış. Asıl maksada ulaşabilmek önemli. Dünya, rehavet yeri, sefa sürme yeri değildir. Eğer bunu, böyle kabul etmezsek, bedeli ağırdır.

Ahir zamandayız. Sahabe ve Tabiin bu zamanın şerrinden Allah'a sığınmışlar. Bugünün samimi Müslümanlarına da imrenmişler. İçkili lokanta, bar, açık-saçık yayınlar, kumarhaneler... Hepsi Müslüman'a tuzak... Gençlerimizi en zayıf taraflarından yakalamaya çalışıyorlar.

Üstat buyurmuş ki, "Cennet ucuz değil cehennem dahi lüzumsuz değil."

Unutmamak gerekir ki, eğer insana nefis verilmeseydi, insan cennete gidemezdi. İnsan nefsiyle mücadele edecek ki cennete gitsin. h.ismail@zaman.com.tr

 
  Bugün 3 ziyaretçi (58 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=